KLASİK KEMENÇE/TIRNAK KEMANE'NİN
TARİHİ
Veis YEĞİN
(YAYLI ÇALGILAR
İÇERİSİNDE TIRNAK KEMANENİN SERÜVENİ)
Yaylı çalgılarının ana vatanı
Orta Asya, Hindistan ve Çin'e kadar uzanan Doğu Asya dır.Albert Caressa'nın,"Yunanlılar ve Romalılar'da yaylı çalgıların varlığı boş yere arandı"
sözü de bu savı doğrular niteliktedir. Ancak,
yaylı çalgıların serüveninin hangi tarihte başladığına ilişkin belirsizlikler
tam olarak giderilememiştir. Çükü, çalgıların proto-tiplerine yönelik bilgiler,
daha çok, efsane ve varsayımlara dayanmaktadır. "Çalgı
guruplarının erken dönemlerine ait proto-tipleri nasıldı?" ve "Hangi çalgı, hangisinden türetilmiştir?" v.b. soruları, günümüz
çalgıları üzerinden sorarak tarihin derinliklerine doğru gittiğimizde önemli
bilgi boşlukları ile karşılaşıyoruz. Buna karşın, at kılını kullanarak Müzik
yapma fikrinin ancak at kültürüne sahip topluluklara ait olduğu da bir gerçekti.
Yaylı çalgılar, Türk dünyasında Orta Çağ'ın yerine oturduğu 9. yüzyıldan
itibaren görülmeye başlanmıştır. Söz konusu çalgılar, birden bire ortaya
çıkmamıştır. Curt Sachs, Türklerin yaylı çalgı kullandıkları en erken tarihin,
Orta Çağ'ın erken dönemi kabul edilebilecek 6.yüzyılı işaret etmektedir.
Üflemeli çalgıların 45 bin yıllık geçmişine karşın, günümüz belgelerinin
ışığında, yaylı çalgıların tarih başlangıcı 6. yüzyıldan öteye
götürülememektedir. Ahşabın yüzyıllık bir dirençten sonra fosilleşme sürecine
girmesi ve yaylı çalgıların da son derece narin bir yapıya sahip olması,
araştırmaları tam anlamı ile tarih ve arkeolojik bulgulara bağımlı kılmaktadır.
Gergin tel üzerine yay çekerek müzikal ses elde etme olayı, çalgılar tarihi
içerisinde ses kutusunun bulunmasından sonraki en büyük keşiftir. Yaylı
çalgıların bulunuşu, popülize olup yayılması ve evrimi insan dehasının ortaya
çıkardığı mucizevi bir fenomendir. Bu keşif, müzik sanatının evrimine de
olağanüstü bir katkı sağlamış, dünya müziği yeni, uzayan ses ve ton üretme
teknikleri ile zenginleşmiştir. Bu büyük fenomenin hangi kültür bölgesinde
çalgıya dönüştüğü konusunda birçok efsane ve varsayım türetilmiştir. Yaygın
olarak bilinen iki önemli görüş vardır ki birincisi, Hindistan'ı;
ikincisi,
Uygur
Türklerini
işaret eder.
Çalgılar,
yayıldıkları coğrafyalarda aynı tarihsel dönem içerisinde birbirlerine denk ve
paralel bir evrim çizgisi izlememişlerdir. Her çalgı yayıldığı kültür
bölgesindeki toplumların gelenek, beğeni ve müziksel ihtiyaçlarına göre şekil
almış ve evrimleşmiştir.
Asya
orijinli bu keşif, kuşkusuz ki önce kendi coğrafyasında yayılmaya başlamış ve
iki ayrı koridordan da dünyaya yayılmıştır. Birinci koridor, Akdeniz ve kıyıları
üzerinden Arap egemenliği ile şekillenen ekonomik ve kültürel ilişkilerdir.
İslamiyet'in doğuşundan sonra, önlenemez bir Arap yayılmacılığı önce tüm
Yarımadayı sonra, Orta Asya'nın parçası Azerbaycan'ı, Kuzey Hindistan'ı, Kuzey
Afrika'yı ve Avrupa'nın İber yarım adasını tam anlamı ile etkisi altına
almıştır. Araplar, yüzyıllar boyu bu büyük coğrafyada farklı ve zengin kültürel
mirasların taşıyıcı köprüsü olmuşlardır. Araplar, etki altına aldıkları bölgeler
üzerinde derin kültürel izler bırakmışlar ve zengin Hint kültüründen de
etkilenmişlerdir. Bilinen en eski Hint yaylı çalgısı "Zerinda" dır.Büyük
olasılıkla Zerinda bugünkü Sarangi, Omerti, ve çığlık atmak anlamındaki
Ravanastron?un proto- tipi idi. Bu çalgılar, Arapların kullandıkları Rebap ve
çeşitleri ile büyük benzerlik gösterirler, benzerlikten öte aynılık gösterir.
Ses kutuları çeşitli doğal malzemelerden ve ağaçtandır, ön yüzleri ise çeşitli
hayvansal derilerle kaplıdır. Çalgıların tellerini ise genellikle bağarsaktan
yapılan kirişler ve atkıları oluşturur.
Avrupa'da Orta Çağın erken dönemlerinde Hıristiyanlığın yayılması, yeni bir
yapılanmayı haber verir. Putperestliğin hızla Hıristiyanlaştırıldığı ve her
birisinin kendi toprağı, kendi dili, kendi adı ve kendine özgü etnogenetik,
psişik, kültürel şekliyle takviye edilen Avrupa milletlerinin yeni çağı başlar.
Avrupa'nın etnokültürel yapısını etkileyen toplulukların başında Avarlar,
Hunlar, Ön Bulgarlar, ilkel Herul, Gepit, Gotlar ile Slavlar vardır. Pritsak'a
göre, Avar hakimiyetinin kırılmasından sonra, büyük Avar kültürü, pek çok
takipçi Slav devletini ve yerleşimlerini ortaya çıkartmıştır(796). Slavların bir
kolu doğuya yönelmiştir: Ruslar, Ukraynalılar, Beyaz Ruslar; bir kolu batıya
yayılmıştır: Lehler, Çekler, Slovaklar; diğer bir kol da güneye yayılmıştır:
Sırplar, Slovenler, Hırvatlar, Boşnaklar, Makedonlar ve Bulgarlar. Bulgar yazar
Konstantin Ziderov'un aktardığına göre Macaristan ve Almanya'ya kadar giden
Slavlar tamamen asimile olmuşlardır.
Balkanlar ile Orta ve Doğu Avrupa'nın şekillenmesinde
yüzyıllar boyunca Göçebe Türk Devletlerinin belirleyici etkisi vardır. Tarih
yazarı Osman Karatay, zamanın bu büyük coğrafyasını şöyle özetliyor: "Kuzeyden
ve batıdan gelen kimi Germen asıllı topluluklar da eklenince, bu bölgeyi
tarihini bildiğimiz 2000 yıl boyunca (M.Ö.500-M.S.1500) etnik toplulukların
sürekli girip çıktığı, etnosların sürekli yanıp söndükleri, sabit ulus ve dil
yapılarının bir türlü oluşmadığı, hayatın her alanındaki her şeyin geçici
mizaçta kaldığı bir tarihi resmi geçit alanı olarak görmek mümkündür." Doğu
Avrupa ve Balkanlardaki Türk hakimiyeti veya etkilerinin Altın Ordu Devleti
zamanında da hız kesmeden devam ettiğini düşünecek olursak, Arapların güneyde
açtıkları koridorun bir benzeri de kuzeyde Türkler tarafından açılmıştır.
Dolayısıyla yaylı çalgıların Avrupa'ya yayıldığı ikinci yol da Karadeniz
kıyıları üzerinden olmuştur ki bu yol her nedense yeterince önemsenmemektedir
veya üzerinde yeterince durulmamaktadır.
Bazı batılı müzik yazarları, Asya'dan bağımsız olarak Avrupa'da yaylı bir
çalgının var olduğuna inanmak istiyorlar. Bunu da Keltlere bağlıyorlar. İlkel
kavim Keltlerin Avrupa'ya göç etmesi tarih öncesi döneme uzanır. Keltler,
bugünkü Belçika, Fransa, Güney Almanya, İspanya ve İtalya'nın bulunduğu sınırlar
içinde yaşamışlardır. Bir dönem Balkanlar'a kadar ilerlemiş ancak buralarda
fazla barınamamışlardır. Orta çağın erken dönemlerinde ise tamamen asimile
edilerek yok edilmişlerdir. Tarihi bilgiler ve bazı eski kil kapların üzerindeki
resimlerden Keltlerin, 4 telli Arp'a, çok borulu üflemeli bir çalgı ve bazı
üflemeli askeri çalgılara sahip oldukları anlaşılmaktadır. Bir de onların
ozanlarının kullandıkları üç telli bir alete, Krota'ya
sahip
oldukları yazılmaktadır. Krota, 55 cm uzunluğunda, 26-27 cm genişliğinde
ortasında deliği olan, ağaçtan yapılma, dikdörtgen sandık biçiminde, arp türevi
bir çalgıdır. Bu telli çalgı hakkında bilinenler bu kadardır. Ancak böylesi bir
çalgıyı sırf teknik nedenlerle yay ile çalmak hemen hemen imkansızdır. Nitekim
bu çalgının yeniden hayata döndürülmesi ve geliştirilmesi için bazı çalışmalar
yapılmış; ancak Krota, işlevsel bir değer kazanamamış, yapılan çalışmalar ise
birer denemenin ötesine gidememiştir. Krota bu deneme çalışmaları ile yalnızca
müze sergilerinde yer bulabilmiştir. Şayet 4.-5. yüzyıllarda Avrupa'da yaylı bir
çalgı var olabilseydi, bu çalgının popülize olup yayılması, Avrupa müzik
tarihini farklı bir mecraya taşıyabilirdi. Bunun belirtileri yıllarca arandı
ancak kayda değer bir delil bulunamadı. Ancak krota konusunda yapılan denemeler,
yaylı çalgı olduğuna yönelik oluşturulan tezler, bu tezleri destekleyen yeni
uygulamalar, ve nihayetinde müzelere giren bu uydurma denemeler sayesinde krota,
yay çalgıları genelojisi içerisine sokulmuştur. Önce bir tez oluşturup, sonra da
bunu ispatlayan delilleri yapmak, tarihi çarpıtmaktan başka bir şey değildir. Ne
yazık ki bizim müzik yazarlarımız da bu uydurma teoriyi hiç sorgulamadan
desteklemektedirler. Son yıllarda, yaylı çalgıların tarihine yönelik hangi
yazarımızın yazdıklarına bakarsak
bakalım krotayı görürüz, oysa Batı, Keltlerden en az 300 yıl sonra yaylı çalgı
ile tanıştı.
Arap, Türk ve Slavların taşıyıcılığını yaptığı Asya kökenli yaylı çalgılar,
tarihsel evrim süreci içerisinde çok farklı biçimler ve adlar alarak dünyaya
yayılmışlardır. Bu isim ve biçim (form)
çeşitliliği ne kadar geniş bir skalaya sahip olursa olsun, bu çalgıları gerek
teknik, gerekse tını bakımından iki gurupta toplayabiliriz.
Birinci gurup; Çin'den başlayan Hugi(Huch) ile Sarangi, Ravanastron, Kemançe,
Kemane, Rebap ve türevlerinin oluşturduğu çalgılardır. Özellikle Rebap'ın çok
sayıda çeşidinin yapıldığı görülür. Bu çalgılar genellikle uzunca saplıdır,
gövdeleri bambu, kabak, ceviz kabuğu gibi doğal malzemelerden ve ağaç ile bazı
metal kutulardan yapılmıştır. Teller ise uzun lifli bitkiler, bağarsaklar ve at
kıllarından yapılmıştır. Çalgı gövdelerinin ön yüzünde çeşitli hayvan derileri
kullanılmıştır.''Bu grup çalgıların en
önemli özelliğini ise tellerinin üzerine basılarak icra edilmeleri oluşturur.'' Bu icra tekniği, bu grup çalgıların
gerçek kişiliğini oluşturan ses tınılarının temel belirleyici koşuludur.
Şerter (setar), Kıl kopuz (Kopuz sözcüğü yüzyıllarca çalgı anlamında da
kullanılmıştır), Kıyak (Kırgızlar Kopuz sözcüğünü kullanmamışlardır ), Giçek
(Gıçak), Gudok, Gusla ( Gusle), Gigue, Hegedü, Lira, Gıdulga, Hegit ve Tırnak
Kemane veya Kemençe diğer bir tasnif grubunu meydana getirir. Bu grup çalgıların
gövdelerini ağaç malzeme oluşturur, ön yüzde genellikle ses tahtası kullanılır,
nadir olarak da deri kullanılır. Bazı türlerinde ise Şerter'de olduğu gibi ön
yüzünde ses tahtası veya başka bir malzeme kullanılmaz. Bazı Kıl Kopuzlarda ise
ön yüzün yarısını deri yarısını masif oluşturur, yalnızca yarım derili olanlar
da görülür. "Bu çalgıları diğer grup yaylılardan ayırt eden temel özellik ise tırnak tekniği ile çalınıyor olmalarıdır."
Teller tuşeden oldukça yüksektir ki bazı
çalgılarda bu yükseklik son derece abartılıdır, sesler ve perdeler tellerin
üzerine basılarak değil de teller yandan itilerek sağlanır. Kısaca "tırnak tekniği" diyebileceğimiz bu icra biçimi, bu grup çalgıların gerçek şahsiyetlerini yani tınılarını
belirleyen temel faktördür. Tırnak tekniği bu çalgı tınılarının sır dolu bir
mistisizm ile yoğrulmasını ve insan sesine yaklaşmasını sağlar, dolayısıyla
çalgının çekiciliğini arttırır. Aynı özellik, bu çalgıların tarihinde olumsuz
bir etki de yapmıştır. Söz konusu çalgıların yayılmasını yavaşlatmış hatta
ortadan kalkmasını hızlandırmıştır. Çünkü tırnak tekniğinde ustalaşmak oldukça
zor ve sabırlı bir çabayı gerektirir.
Türkler, yaylı çalgıları isimlendirirken özellikle
yay (keman) sözcüğü etrafında durmuşlardır. Sözcük önce sürgeç tabir edilen
arşe'nin karşılığı olarak kullanılmış, sonra yaylı çalgıların genel adı durumuna
gelmiştir: Kaman, Keman, Kemane, daha küçük gövdeli olanlara ise
"çe" eki eklenerek Kamançe, Kemençe sözcükleri türetilmiştir. Benzer bir gelişme
İtalya'da
keman üzerinde olmuştur.
Keman'ın erken periyodunda görülen Viyol, küçük demektir. Son periyotta
gelişen Keman'a ise küçücük anlamına gelen Viyolin adı verilmiştir. Keman
sözcüğünün dilimize girmesi Farsça'nın etkisi ile olmuştur. Yay, farklı Türk
lehçesinde ok, ak, kıl, kıyak sözcükleri ile de ifade bulmuştur. Asya orijinli
yaylı (tırnak) çalgıları, Avrupa da Kit, Vielle, Rebec gibi çalgıların
türemesine esin kaynağı oluşturmuşlardır. Kilise, "çok tanrılı dinlere ait"
oldukları gerekçesiyle 10-13. yüz yıllar arasında org dışında hemen hrmen tüm
çalgıları yasaklamıştır. Kilisenin uzanamadığı, kırsal alanlarda gezici halk
ozanları, bu çalgıları yaygınlaştırdılar. Bu durum erken periyotta Viyol ve
ailesinin sonra da Keman ve ailesinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kemanın
son şeklini aldığı 1535 yılına gelinceye kadar geçirdiği evrim, anatomik olarak
dikkatle incelendiğinde, bu çalgının Tırnak Kemane'nin veya Gıdulga'nın yada
Lira'nın bir türevi olduğu sonucu rahatça anlaşılabilir. Bu noktadaki en
kuvvetli anatomik delil ses delikleri yani yayın çekildiği bölge ile burguluk
dediğimiz çalgının baş bölgesidir. Evrim süreci içerisinde klavyeler
yükseltilerek, "zor tırnak tekniği" terk edilmiş ve sesler tellerin üzerine
basılarak elde edilmeye başlanmıştır.
Güney yayılma koridorundan yayılan Rebap
vb. çalgıların ortak özelliklerinin, tellerinin üzerine basılarak çalındığından
bahsetmiştik. Kuzey yayılma koridorundan yayılan çalgıların ortak özelliklerine
ise bir kez daha dikkat çekmek istiyoruz. Bu büyük coğrafyada yayılarak, son
derece zor icra tekniğine rağmen günümüze kadar gelebilen çalgılardan bozkır
kökenli Şerter'den, Kıl kopuz, Kıyak, Macar Hegüdü'ye; Leh Rebek'den, Hegit'e; Bulgar Gıdulga'dan, Sırp Gusle'ye; Yunan
Lira'dan, Tırnak Kemane'ye hepsi" tırnak tekniği" ile çalınırlar.
Bu
çalgıların yayıldıkları coğrafya kuşağına ve bu coğrafya
kuşağında yaşayan etnik topluluklara baktığımızda, Kemençenin gerçek
sahiplerinin Türkler ve Slav kökenli topluluklar olduğu anlaşılır. Bu kökenden
olmayıp Kemençe'yi kullanan bir Yunanlılar vardır ki onlar da aynı coğrafyada
yer almış ve diğer etnik gruplarla yüzyıllar boyu etkileşim içerisinde
olmuşlardır. Kemençe'nin Yunanlılara geçişine bir çeşit salon kültürü etkisi
diyebiliriz. Kilise freskleri ve yağlı boya resimleri, Kemençe'nin 14. yüzyıl
civarında Yunanlılara geçtiğini göstermektedir. Eski Yunan (Helen) kültürüne ait
bilinen en eski çalgı, Lirdir. Belki de temel çalgı olma sebebiyle Lir de Rebap,
Org, Lut, Kopuz, Saz sözcükleri gibi genel anlamda "çalgı" yerine
kullanılmıştır.Yunanlılar, 14. yüzyılda tanıştıkları bu çalgıya Lira adını
vermişlerdir.
Ortaçağ'ın son yüzyılına ait belgelerinin de gösterdiği gibi tırnak tekniği ile çalınan bu çalgılar, kemanın
ortaya çıkmasına esin kaynağı olmuş ancak kemanın son şeklini almasından sonra
hızla gözden düşerek, kamanın gölgesinde kalmışlardır. Zor olan tırnak
tekniğinin yanında, bu çalgıların tel boylarının eşit olmaması, onların
öğrenilmesini daha da zorlaştırmaktadır. Kemanın gelişmesinde ulaşılan teknik ve
estetik seviye 17. yüzyıl içinde insanda hayranlık uyandıran, göz kamaştırıcı
bir parlaklığa ulaşmış ve
çalgı, adeta ışık hızıyla tüm Dünya'ya
yayılmıştır.Yaylı tırnak çalgılarının ise çalıcıları iyice azalmış ve çalgı
belli bölgelerde lokal olarak kalmıştır. 19. Yüzyılda eskiye duyulan özlemin de
etkisiyle Lavta ve Kemençe için eserler yazılmaya başlanmıştır. Bu tatlı moda
esintisi sayesinde Tırnak Kemane yada Kemençe adeta yeniden keşfedilmiştir.
Tırnak Kemane ve Hegit bu çalgının halk arasındaki adıdır. Bunun dışındaki tüm
adlar sanki bu çalgının bir halk çalgısı olmadığını vurgulamak amacıyla
türetilmiş, gereksiz bir çabayı özetlemektedir. Başka hiçbir çalgımız için bu
kadar çok ad türetilmemiştir: Kemençe, Klasik Kemençe, Fasıl Kemençesi, İstanbul
Kemençesi, Kemençe-i Rumi, Kemençe-i Guz, Armudi Kemençe, Tırnak Kemençe,
Muğla-Fetiye ve Adana civarında Hegit, Kastamonu-İnebolu civarında Tırnak
Kemane, Yörük Kemençesi. Cemil Bey'in deyimi ile de Demir Leblebi, demir sözcüğü
zor tırnak tekniğine, leblebi sözcüğü ise çalgının küçücük boyuna dikkat çeker.
Tırnak Kemane'nin "ince saz" grubuna transferi de bu döneminde gerçekleşmiştir.
Evliya Çelebi'nin 17. yüzyılda, İstanbul'da 80 civanında kemençeci bulunduğunu
bildiren yazısı, konuyla ilgili herkesçe bilinir. Müzik yazarlarımızın hiçbiri
bu bilgiye itibar etmez, aşırı abartılı bulur. Yine de her nedense bu bilgi,
bütün yazarlarımız tarafından alıntı şeklinde sıkça kullanılır, bazen de bunun
olamayacağının ispatı yapılmaya çalışılır. Aynı yüzyılda keman'ın inanılmaz
yükselişini, nasıl bir hızla popülize olup yayıldığını aktarmıştık. Keman
üzerindeki muazzam gelişme ve bu gelişmenin yarattığı coşku, heyecan, keman'ın
hala kiriş ve at kılı kullanılarak çalınan cılız sesli diğer bütün yaylı
çalgıların rakibi ve alternatifi olarak algılanmasına neden olmuştur. Dönemin
nesnel koşulları düşünüldüğünde, Evliya Çelebi'nin aktardığı bu görüşün doğru
olabilme ihtimalini göz ardı etmemek gerekir. Belki de Evliya Çelebi
kemençecilerin sadece önemli bir bölümünü tespit edebilmiştir.
Üstelik bu bilgi yalızca
İstanbul için verilmiştir. Tırnak Kemençe'nin, İstanbul'da Klasik Türk Sanat
Müziği içinde kendisine yer bulduğu için daha elit bir yapıya kavuştuğunu
görüyoruz. İyice lokalize olan Tırnak Kemane ve Hegit ise meraklı çıraklara,
usta halk
çalgıcıları tarafından aktarılarak günümüze kadar gelmişlerdir. Haldun
Menemencioğlu, Evliya Çelebi'ye şaşarak, geçtiğimiz yüzyılda tüm kaynaklarını
zorlayarak 117 Kemençe icracısı tespit ettiğini yazmaktadır. Birçok yazarımızın
yaptığı gibi Menemencioğlu da 17. yüz yılda 80 olan icracı sayısının, günümüzde
yüzlere hatta binlere ulaşmamasına şaşıyor ve Evliya Çelebi'nin aktardığı
bilgiye inanmıyor. Oysa Tırnak Kemençe, 17. yüz yılda artık yayılmakta olan
değil, yok olma sürecindeki bir çalgıdır.
Tırnak yaylıların nasıl gözden düşerek ortadan çekildiğini, nesnel koşulları
içerisinde görmeye çalıştık. Bu süreç nasıl kendiliğinden kolayca yaşanıyor ve
yeni sonuç olarak çalgıların yok oluşunu ortaya çıkartıyorsa, bu akışı tersine
çevirmek yani bu çalgıları yeniden yaymak da bir o kadar zordur. Diğer taraftan
akan zaman diliminin 500 yıllık bir zaman aralılığını kapsadığını düşünürsek
tırnak yaylıların inişli çıkışlı seyreden nicel tarihi serüvenine şaşmamak
gerekir.
Ülkemizdeki tırnak yaylıları incelenirken, üzerinde durulması gereken bir konu
da, Tırnak Kemane veya Hegit adlı çalgılarımız ile Klasik Kemençe arasındaki
kopukluk ya da ayırım noktaları olmalıdır. Klasik Kemençe daha fazla himaye
görmüş, yeni yapım ve tel teknolojilerinden daha fazla yararlanmış dolayısıyla
daha işlevsel bir duruma gelmiştir. Hegit ve Tırnak Kemane ise çok daha yaygın
biçimde kullanılan halk çalgısı Kabak Kemaneden daha güçlü bir ses yapısına
sahip olmalarına rağmen bir kenarda unutulmuşlardır. Oysa bu çalgılarımız, Kabak
Kemane ile kıyas yapılmayacak kadar güçlü ve etkileyici bir ses kapasitesine
sahiptirler. Hegit ve Tırnak Kemane günümüzde yalnızca çok yaşlı insanlar
tarafından kullanılmaktadır. Bunları çalan insanlar ile bulundukları yörelerdeki
göç hareketleri ve etno-kültürel ilişkileri araştırıldığında, çalgı ve müzik
tarihimizin alaca karanlıkta kalan birçok yönü, daha net biçimde
aydınlatılabilir.
Geçmişte tüm Ege bölgesi ve adalarında oyun koldaşı olarak bilinen ve yaygın
olarak kullanılan Hegit ile Kastamonu yöremizdeki Tırnak Kemane bu yörelerin
vazgeçilmez halk çalgılarındandı. Yaşlı halk çalgıcılarımızdan öğrendiğimize;
göre, usta halk çalgıcıları, bu çalgıları çalarken aynı zamanda söyleyip, oyun
oynayanlara da eşlik edebiliyorlarmış. Zor tırnak tekniğine rağmen bu çalgıyı
ayakta çalıp, söyleyip bir de dansa eşlik edebilmek, icracılıkta ulaşılan
ustalığın son derece üst düzeyde olduğunu göstermektedir. Bu, heyecan verici ve
hayranlık duyulacak bir ustalıktır. Böylesine coşkuyla yaşanan bir geleneğin yok
olması da aynı derece üzücü ve hüzün vericidir. Hegit yada Tırnak Kemane, bu
çalgılarımız yeniden yaygın ve etkin olarak Türk Halk Müziğimizde
kullanılmalıdır. Çalgının kendine has güçlü sesi, gizemli tınısı, kullanıldığı
müziğe ayrı bir güzellik ve zenginlik katmaktadır. Bu çalgılarımızın yeniden
tasarlanıp üretilmesi konusunda Üniversitelerimiz bünyesinde faaliyet gösteren
Çalgı Yapım Bölümlerinin ciddi çalışmaları sürmektedir. Çalgıların
Eğitim-Öğretiminin de pedagojik düzeyde yapılması, yeniden sevilip yayılmalarını
sağlayacaktır.
SONUÇ
Krota (Cruth rota), arp benzeri bir çalgıdır ve onu yaylı çalgıların
proto-tipleri arasına koymak, büyük bir yanılgı, yanılgıdan öte çalgı tarihini
de çarpıtmaktır. Keman tarihinin erken dönemlerine, zerinda, serangi, omerti,
rebap vb. çalgıların yerleştirilmesi de yine tarihi bir yanılgıdır. Bu çalgılar
hiç kuşkusuz, keman ile aynı genelojide (yay çalgıları genelojisinde) yer
alırlar. Ancak keman'ın anatomik gelişimi dikkatle incelendiğinde, keman'ın bu
çalgılardan türediğini gösterir deliller bulmak oldukça zordur. Zengin
arkeolojik belgelerin de gösterdiği gibi keman'ın ortaya çıkmasına, tırnak
çalgıları içerisinden çıkmış rebek (rebec) esin kaynağı olmuştur. Keman'ın
anatomik yapısı, bu nesnel süreci doğrulamaktadır.
Tıpkı 18. yüz yılda, kanun üzerine mandal sisteminin eklenmesiyle, kanun'un
hızla yayılması ve santurların da gözden düşüp, ortadan kaybolması gibi tırnak
kemane, kemanın gelişimi ve yükselişiyle hızla gözden düşmüş ve kaybolmaya yüz
tutmuştur. 19. Yüz yılın sonlarında eski müziğe ilgi duyulması ile lavta ve
kemençe için eserler yazılması, bu çalgıların yeniden keşfedilmesini
sağlamıştır. Beki de bu moda esintisi Tanburi Cemil Bey'in de kemençeye ilgi
duymasını sağlamıştır. Öyle ya da başka sebeple, sebebi ne olursa olsun, Tanburi
Cemil Bey, klasik kemençenin tarihinde çok önemli bir eşiktir. Cemil Bey,
yalnızca kemençe'nin icrasında ulaştığı üstatlık seviyesi ile değil kemençe'nin
yeniden müzik dünyasına kazandırılması konusunda da en önemli kilometre taşı
olmuştur. Bu anlamda Cemil Bey, kemençe'nin tarihinde önemli bir eşiktir.
Haldun Menemencioğlu ve konu üzerinde yazanlar, kemençe'nin nesnel tarihi
sürecini doğru algılayıp, göremedikleri için değerlendirmelerinde hata yaptılar,
örneğin, Evliya Çelebinin aktardıklarını inandırıcı bulmadılar. Oysa kemençe 17.
yüz yılda artık yükselen değil, hızla kaybolmakta olan bir çalgıdır. Bu tarihi
gerçeği göz önünde bulundurduğumuzda, Evliya Çelebi'nin verdiği kemençevi
sayısının az bile olduğunu savunmak hiç de zor olmasa gerek. Çünkü, Evliya
Çelebi, yalnızca İstanbul'daki kemençevilerden bahsetmektedir.
Günümüzde hangi yaylı çalgının, hangi kültür bölgesinden türediği konusunu
yazılı kaynaklara bakarak açıklamak ve aydınlatmak çok kolay değildir. Bu kültür
objelerinin belli bir ırka veya halka ait olduğunu savunmak, çok daha zordur.
Bunu minyatür sanatına bakarak açıklamaya çalışmak ise son derece kaba bir
yaklaşımdır. Yazılı kaynaklar, yaylı çalgılarının ana vatanının Orta Asya,
Hindistan ve Çin kültür bölgeleri olduğunu göstermektedir, arkeolojik bulgular
da bu görüşü doğrulamaktadır. Diğer detay bilgilerin şifreleri ise
"tarih" bilimi içerisinde gizlidir.
Bu şifreleri çözmek ya da anlamak, müzik kaynaklarına değil, tarihe girmeyi, göç
hareketlerini, ırk ilişkilerini anlamayı gerektirir. Yaylı çalgılar, dünyaya iki
önemli coğrafyadan yayılmışlardır, birincisi; Anadolu ve Akdeniz'in güney
koridorundan, ikincisi; Karadeniz'in kuzey koridorundan.
Tırnak kemane ya da klasik kemençe, Avrupa'ya ikinci koridordan yayılmıştır.
Tırnak kemane'nin ve genel olarak tüm tırnak çalgılarının serüvenleri de bu
coğrafya'da cereyan etmiştir. Tırnak çalgıları, gerek erken dönemlerinde,
gerekse günümüzde yalnızca Türk ve Slav topluluklarda var olmuştur. Tırnak
kemane, Türk ve Slavların dışında bir de Yunanlılarda görülür ki o da, salon
kültürü dediğimiz etkileşim yoluyla geçmiştir. Tırnak kemane, erken dönemlerinde
Orta Avrupa'ya da gitmiş ancak orada ayrı bir kimlik ve kişiliğe bürünmüştür,
tırnak tekniği terk edilerek tellerinin üzerine basılarak çalınmaya
başlanmıştır. Bu süreçten sonra keman'ın erken dönemi diyebileceğimiz ayrı bir
süreç başlar. Diğer taraftan bu çalgının izlerini ya da benzerlerinin izlerini,
Avrupa'dan Orta Asya'ya, Doğu Türkistan'a kadar izleyebiliyoruz. Irk
ilişkilerini ve göç hareketlerini dikkate aldığımızda (6. yüz yıldan bu yana)
kuzey göç yollarında batıdan doğuya değil, hep doğudan batıya doğru ve çok güçlü
etkilerin yaşandığı görülür.
KAYNAKLAR
AÇIN Cafer,
Klasik Kemençe, EmekBasmevi,İst.2001. ALAPINAR Hazar, Keman Yapım Tarihi, S.C.And Müz. Vakfı Yay.,Ank.2003. ANOYANNAKİS Fivos,
Yunan Halk Müziği Aletleri,Atina1976.
ATAMAN A.Muhtar, Türk Musıkisi, MEB
Yay. Ank.1947. CALVET Andre, Taşların
Dili, Graulhet1999. GAZİMİHAL M.Ragıp,
Asya ve Anadolu Kaynaklarında Iklığı,
Ses ve Tel Yay. Ank. 1958, Musıki Sözlüğü,
MEB Yay. İst.1961. HERON-ALLEN, Keman
Yapımı, Ward Lock Ltd. Bilbao1995. HILL W. Henry-HILL Arthur-HILL F.-F.S.A.
ve HILL A.E., Antonio Stradivari, New
York, N Y.10014, 1963. ÖGEL Bahaeddin,
Türk Kültür Tarihine Giriş, C.9, KTB Yay. Ank.1987. ÖZALP Nazmi,
Türk San. Mus. Sazlarından Kemençe,
TRT Yay. No.154, Ruşen Ferit Kam, MEB
Yay. İst.1995, Türk Musıkisi Tarihi,
TRT Tay. No:34,Ank.1986. ÖZTUNA Yılmaz,Türk
Musikisi, TP Vakfı Yay. İat.1987. PICKEN Laurence,
Türk Halk Müziği Çalgıları , Oxford Univ. Yay. Lond.1975. SAY Ahmet,
Müzik Tarihi, Müz. Ans. Yay. Ank.2006. TALAY Feyha,
Musıki Tarihi, Orh. Mete ve Ort.
Koll. Şti. Matbaası,İst.1959. YENER Faruk,Müzik, TTOK Yay. İst.1983. YAYGINGÖL
H.Sami, Müziğin Gelişimi ve Biçimleri,
Anadolu Üniv. Yay. Eskişehir,1988. ZİDAROV
Konstantin, Kemanın Tarihi, Bulgar Müzik Dans Toplulukları Birliği Yay. Sofya,1996.
MAKALELER: AREL H.Sadettin,
Kemençe Beşlemesi Hakkında Hatıralar ve Düşünceler, Mus. Mec. Yıl 1,
S.6,Ağustos,1948. EREN A. Naci-SEYİRCİ Musa,Antalya Yörüklerinin Kullandığı Çalgılar,
Türk Folklor Belleteni,C.2,İst.1987. FARMER H. George,
Abdülkadir İbn Gaybi'nin Müzik Aletleri
Üzerine Görüşleri, Çev.Ekrem MEMİŞ, Türk
Kültürü,Yıl22,S.252,sa.231-238,Ank.Nisan1984. GAZİMİHAL M.Ragıp,Halk Sazlarının Kıtalararası Yayılışı,
Mus.Mec.C.5,S.102,Ocak1958. GÜLTAŞ Ayhan,
Divan Şiirinde Türk Mus. Sazları, Mus.Mec.C.1,S.8,Eylül1981. KARATAY Osman,
Doğu Avrupa Türk Tarihinin Ana Hatları,
Karadeniz Araştırmaları, S.3, sa.1-70,Güz 2004. KINIKLI Oğuz,
Çalgılar1-8,C.3-4,S.36-44,Eylül1985-Mayıs1986.
Mızrap Dergisi. MENEMENCİOĞLU Haldun,
Kemençe Hakkında Etüt, Mus. Mec. S.260, Temmuz 1970. ÖZERGİN M. Kemal,
Musıki Çalgıları, Mus. Mec.
C.13,S.258, Ocak1971.ÖZERKAN K. Nuri,
Sazlarımızın Tarihine Dair, Milli Kültür, Yıl1,C.1,S.5,Mayıs1977. PRITSAK
Omeljan, Türk Slav Ortak Yaşamı: Güney
Doğu Avrupanın Türk Göçebeleri, Türkler Ans.C.2, sa.509-521,Yeni Türk.
Yay.Ank.2002. SÜRELSAN İ.Baha,
Rebab'a
Dair, Mus. Mec. Ekim1966. USBECK Hedwig,
Türklerde Musıki Aletleri, Mus. Mec. Yıl,22,Ağustos,Ekim,Kasım,Aralık1969. VOLKAN Sabahaddin,
Rebab, Mus. Mec. S.254,Ocak1970. YÖNETKEN H.Bedi, Türk Folkloründe Kıbrıs
Kemanesi ve Zeybeği, C.13S.109,Ağustos1958. ZIRKOVIC Tibor,
Avarlar ile Slavlar Arasındaki
İlişkiler(579-626), Türkler Ans.C.2,sa.658-663, Yeni Türkiye Yay. Ank.2002.
|